ŞER BİLDİĞİMİZ ŞEYLERDE DE HAYIR VARDIR

ŞER BİLDİĞİMİZ ŞEYLERDE DE HAYIR VARDIR
 
 
“O Sen misin?”

 
Bir kış mevsimi Erzurum’dan dönmüşüm, Sivas'ın eksi 27’yi bulan zemheri ayazında, ağzımdan çıkan buharın yüzüme buz olarak vurmasına aldırmadan gecenin karanlığında yürüyordum.

Elimde Seyda Hazretlerinin yazmış olduğu kitaplarla dolu bir çanta vardı. 10 gün kadar Erzurum’da kalmıştım. On gün boyunca Seyda Hazretlerinin deyimiyle, “nefsimizi hapsetmiştik”…

Eldivensiz olan elim, artık kendini bana hissettirmez olmuştu. Soğuk daha da hissettirmeye başlamıştı kendini.

Yolun iki kenarındaki akasya ağaçlarına takıldı gözüm. Zemherinin ayazında, donmuş kırağının etkisi ile adeta tümden beyaz hale gelmiş ağaçların dallarından çiçekler fışkırmıştı. Şaşkın şaşkın bakıyordum. Nasıl olur da bu mevsimde ağaçlar çiçek açardı ki…

Dalgın dalgın ağaçların dallarındaki çiçekleri izlerken: — Ağaçların şaşkınlığı derler oğlum bu duruma!

Diyen bir sesle irkildim. Arkamı döndüğümde, 70 yaşlarında, aksakallı, kısa boylu, nur yüzlü birisi duruyordu. Hani rüyalarda görüldüğü tasvir edilen “Aksakallı Dede” var ya; sanki rüyalardan çıkarak yanıma gelmişti.
Hiç bir şey demeden tebessümle yüzüne bakarak yürüdüm.

Eve yaklaştığımda, artık soğuğa dayanacak gücüm de kalmamıştı. Evimin hemen yanında karakol vardı. Karakolun ön kapısında nöbet tutan polis, beni karşıdan gördüğü andan itibaren, gözleriyle izlemeye başladı.

Öyle ya gecenin saat üçünde, elinde çanta ile gelen bir adam. Soğuktan, şapkamı gözlerimi kapatacak kadar çekmiş ve boyun atkım ile ağzımı kapatmıştım. Hiç normal bir durumum yoktu doğrusu.

Tam karakolun önünden geçerken polis memuru bana seslendi:
— Hey hemşerim! Yaklaş bakalım. Yaklaştım;
— Buyur...! Dedim.
— Hayırdır, nerden nereye böyle gece vakti?
— Yoldan geliyorum, evime gireceğim, evim şurası, karakol ile duvar duvara.
— Sen o evde mi oturuyorsun?
— Evet!
— Adın ne?
— ... ...
— Haa, o sen misin? Diye hayret edince, ben ondan daha da hayret etmiştim.

— Hayırdır bir durum mu var?
— Ohoo! Ne durumlar var hem de...
— Allah Allah! Mesela birini söyle, dedim gülerek.
— Hemşerin bir aydır seni arıyoruz. Senin bir mahkemen vardı...

“Her Şeyde Bir Hayır Vardır”


Ben durumu anlamıştım. O yıllarda işlerim bozulmuş, bir kaç çek yüzünden mahkemelik olmuştum.

— Sabah 9’da karakolda ol, aslında şimdi seni bırakmamam lazım ama sana güveniyorum, sabah dokuzda buraya gel ve beni bul, dedi.
— Olur, gelirim inşallah…

Diyerek evin yolunu tuttum ama bir anda üşümem de uykusuzluğum da önemini yitirmişti. Zira tedirginlik ve huzursuzluk ağır basıyordu.

Sabah erkenden kalktım, abdest aldım ve Seyda Hazretlerini arayarak durumu anlattım, “Hayır, olur inşallah! Her şeyde bir hayır vardır, dua ederiz inşallah...” Dedi.

Ben evden çıktım, dualar okuyarak karakola gittim. İçeri girdim. Gece kapıda karşılaştığımız polis beni görünce hemen yanıma geldi ve beni alarak komiserin odasına götürdü. Hemen oradan bir polis arabasına binerek adliyenin yolunu tuttuk.

Bir anda savcının huzuruna çıktık. “Şu kadarlık bir çekin karşılıksız çıkmış, eğer parayı icraya yatırırsan gidebilirsin, yoksa mal beyanında bulunmamaktan 5 gün hapis yatacaksın” dedi. O kadar para bende olsa, zaten burada olmazdım, diye düşünürken, onlar da durumumu anlamış olmalı ki tam tabiriyle gözümü “E-Tipi” hapishanede açtım.

Hani bir an gelir, her şeyin üzerinize geldiğini ve sanki sıkıntı denen olgunun sadece sizin için yaratılmış olduğunu düşünmeye başlarsınız ya, ben de tek kişilik hapishane hücresinde gözümü açtığımda, tam da bunları düşünüyordum.
 

Artık Hapisteydim…


Artık hapiste idim. Hayatımda karakolun yolunu bilmez iken, kader beni bir hücreye sokmuştu. “Allah böyle takdir etti, illaki bir hikmeti vardır.” dedim ve Seyda Hazretlerinin “Her şeyde bir hayır vardır.” sözünü hatırladım, “Mutlaka bir hayır var” diyordum kendi kendime…

Aynı akşam, akşam namazı vakti geldiğinde, tam namaza duracaktım ki başka bir hücreden seslendiler:
— Hey yeni gelen! Kendini tanıt!

Karşılıklı tanışmalar oldu. Kimse kimsenin yüzünü görmüyordu, sadece seslerimizden birbirimizi tanımaya çalışıyorduk.

— Yeni gelene türkü söyletiriz, sen de bir tane söyle! Diye seslendi birisi.
— Ben türkü bilmem, ilahi söyleyebilirim dilerseniz, dedim.
— Olur olur! İlahi de olur söyle, diye seslendi birisi.
— Akşam namazı vakti geldi, namazı kılıp söyleyeyim müsaade ederseniz inşallah, dedim.
— Tamam, hocam sen namazını kıl, dedi birisi.

Anında hoca olmuştum. Birisi seslendi: “Biz de namaz kılalım.” On beş dakikalık bir sessizlik yaşadık.

Öyle Acayip Bakıyordu ki, Korkmuştum…

İki gün sonra, beni oradan alarak bir koğuşa verdiler. Koğuştan içeri girdiğimde, bir gencin tuhaf tuhaf yüzüme baktığını fark ettim. Çok korkmuştum. Ama yapacak bir şey yoktu. İçeri girdim. Daha önceden tanıştığımız bir arkadaşım da oradaymış o beni görerek hemen yanıma koştu.
— Hayrola abi! Ne işin var burada? Diye sordu.

Ben durumu kısaca anlattım. Beni alıp koğuş mümessilinin (diğer adıyla koğuş ağasının) huzuruna çıkardı. Arkadaşımın himmeti ile bir yatağa yerleştim. İçeri girerken bana tuhaf tuhaf bakan genç, tam karşımda belirdi şaşkın ve donuk yüzle bana bakmaya devam ediyordu. Ben daha da tedirgin oldum.
Arkadaşım:

—- Hadi yemeğe inelim, yemek saati geldi, diyerek kalktı, ben de onu takip ettim.

Yemekhanede bir masaya oturduğumuzda, o genç masada tam karşıma oturdu. Hala bana tuhaf bir şekilde bakıyordu. Arkadaşım bizi tanıştırdı. “Cinayetten burada dedi.”

Ben daha da korkmuştum. Yemeğimizi yedik ve tekrar yukarı çıktık. Yatsı namazına kadar, o genç ve arkadaşım sohbet ettik. O genç, zaman zaman dalıyor, sonra rüyadan uyanırmış gibi irkiliyor ve bana bakıyordu.

Ben tedirginlik ve endişe ile kalktım, yatsı namazı için hazırlanmak amacıyla. Yatsı namazını kıldık, tekrar yemekhaneye inerek çay içtik, saat yirmi üç sularında, ben müsaade isteyerek yatmak üzere koğuşa doğru çıkıyordum. Merdivenlerin başında, tekrar o gençle karşılaştık. Ben selam verdim, tam yanından geçecektim ki:

— Hocam biraz konuşabilir miyiz? Dedi.
— Tabi kurban buyur, dedim… Ama tedirgindim.

Beraberce koğuşa girdik ve onun yatağına oturduk. Bir müddet sessizlikten sonra konuşmaya başladı.

— Ben burada cinayetten yatıyorum. Artık dayanamaz olmuştum ve doğrusu dün gece intihar etmeye karar vermiştim. Ama gece rüyamda bir zatı gördüm. Falan abinin yanında resmi olan Zatı gördüm. Bana:

— Oğlum, kötü şeyler düşünmeyi bırak! İnşallah her şey düzelecek, ben sana birini gönderiyorum. İnşallah o ne derse, ona tabi ol ve Allah'a sığın... Dedi ve yanındaki kişiyi işaret etti. O yanındaki kişi sendin. Onun için akşam senin kapıdan girdiğini görünce acayip korktum. Valla hocam, bana ne diyorsan ben onu yapacağım, size hayatımı borçlu oldum şimdi... Dedi ve sustu.

Ben ondan daha da şaşkın durumda idim. Seyda Hazretlerinin “Her şeyde bir hayır vardır” sözünü hatırladım. Zemheride akasya ağaçlarına çiçek açtıran Rabbim, bu gencin zemheriye dönmüş kalbinden de çiçekler açtırmıştı ki bu çiçekler, nice lezzetli meyvelerin habercisi idi.

— O zaman ilk şey, tövbe edeceksin ve yaptıklarından pişman olduğunu Allah'a itiraf edeceksin, dedim.
— Tamam, sen ne diyorsan öyle yaparım, dedi.

Beraberce tövbe ettik, hıçkırıklara boğularak, ağlayarak ve gerçekten pişman olarak tövbe ettik. Herkes bize bakıyordu.

O ana kadar mağrur ve kabadayı tavırlarıyla tanınan bu gencin, bambaşka bir yüzünü görmek herkesi şaşırtmıştı.
O gece yapacağı şartları anlattım ve:

— Şu isimleri de ezberlersen, sana zikir dersi vereceğim, diyerek yanından ayrıldım.

 
Sabah namazında beraber safa durduk. Namazdan sonra gece gördüğü rüyayı anlattı. Yine Seyda Hazretlerini görmüştü.

— Hocam, isimleri de ezberledim, bana zikir dersi verecektin... Dedi.
— Ezberledin mi isimleri! Diye, şaşkınlıkla sordum.
— Evet, hocam ezberledim, dedi.

“Allah Mübarek Etsin, Ahmet!”

Aradan geçen 3 gün içinde, ortalama 30 kişi ile beraber tövbe etmiş ve namaz kılmaya başlamıştık. Zamanım dolup da çıkma günüm geldiğinde, sanki yıllardır burada kalmış ve dostluklar kurmuş gibiydim.

Dışarı çıkarken, arkamda yaşlı gözleri gördüğümde, “Her şey de bir hayır vardır” diyen Seyda Hazretleri, sanki yanımda idi.

Oradan çıktığım günün akşamı, doğruca Seyda Hazretlerinin yanına gittim. Bana:

— Nerelerdesin Ahmet? Diye sordu.
— Hapisteydim Sultanım, dedim. Tebessüm etti.
— Ne yaptın mapusta Ahmet? Diye sordu.
— Beraber tövbe ettiğimiz kimseler oldu Sultanım, dedim ve kısaca durumu anlattım.
— Maşallah! Allah Mübarek etsin... Dedi.

Düşündüm bir an; bu işin normali, hapisten çıkan insana “Geçmiş olsun” demek değil miydi? Ama durumu öğrenen herkes “Allah mübarek etsin” diyordu…

Ben, Seyda Hazretlerinin yanında ayrılırken, hapse girmenin bile ne gibi hayırlara vesile olabileceğini düşünüyordum. Her halimizi tertip eden ve bizi hayırlara sevk eden Allah'a şükrettim.

Biri bizi gözetliyordu. Hem de her anımızı…
Tüm sırlarımızı…
Ve ta kalbimizin en gizli noktasını…

AHMET ÖZ GÜLİSTAN DERGİSİ

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !